Direnenlerin Selfie’si 9 Yaşında | Dinçer Aslan (Altyazı) Facebookta Paylaş Tweetle

Kimse on binlerce insanın kentin en büyük meydanında gaz maskeleriyle dolaşmasının kolektif bir delilik hali olmadığını iddia edemez. Gücenilecek bir şey değil ya, delilikten gücenenler var diyelim; en azından sokaklarda her gün rastlayabileceğiniz türden sıradan bir olay değildir bu.

Hazır aylardan hazirana varmışken Gezi Parkı çağrışımlarıyla başlayan bu yazının direnişin birinci yıl dönümüyle ilgili olduğunu düşünmeyin lütfen. Yazı, İşçi Filmleri Festivali’nin 9. yılı ve sıradanlığın ölümünün seneyi devriyesiyle ilgili aslen.

Sıradan, yani alelade, aslında herkesi yaptığı gibi, herkesin sevdiği, umduğu beklediği gibi… Aslında burada bahsedilen “herkes”, egemen olanın beğenisini savunan çoğunluktur. Tüm ülke birleşip bir kentin meydanını yüzlerinde maskelerle istila ettiğinde bu sıradan olmaz. Özetle sıradanı sıradan yapan, egemen söylemin kalabalıklar tarafından kabul edilmesidir.

Bir siyasi parti mitingi sıradandır misal, Gezi Direnişi ise sıradışı.

“İMDB’si kaçmış onun?”

Sinema estetiğinin sıradanlaştığı ve ortalamanın en yüce değer olmaya başladığı zamanlar, “buralar hep dutlukken”den uzun zaman, Beyoğlu’na herkesin takım elbiseyle çıktığı zamanlardan yıllar, MSN’den ilk titreşimin gönderilmesindenkısa bir süre sonraya, yani takriben Facebook’taki ilkokul arkadaşlarının bulunmaya başladığı yıllara tekabül ediyordu. Ve ilk sorusu şuydu “IMDB’si kaçmış?”. Bu sinema algısı, beğeninin demokratikleşmesi açısından olumlu bir şey olabilir. Olabilirdi, eğer büyük kalabalıklar tarafından tek referans noktası olarak kabul ediliyor olmasaydı.

Bu büyük kalabalıkların bir filmin puanının 7’nin altında olduğunu ilan etmesi filmin dünyanın bir ucunda sessizce bekleyen izleyicisine ulaşmasını da engelliyor. Özellikle de şu cevapla “7’nin altındaysa izlenmez abi”.

Oysa çok değil daha birkaç yıl önce bu sorunun yerinde çok daha sinemaya dair sorular vardı. “Yönetmeni kimmiş?”, “Hangi ülkenin filmiymiş?” ya da “Kim oynuyormuş?” gibi… Yani esas soru sunulan “malın” niteliğiyle ilgiliydi. Şimdi ise nitelik, sunulan malın ortalama izleyicinin beğenisindeki değeriyle ölçülüyor. Ve ortalamayla uzlaşamadığı sürece değersizleşiyor. İnsanlığın bile isteye, güle oynaya kendi kendine uyguladığı en büyük sansür mekanizmalarından biri bu olsa gerek.

IMDB’siz filmler kuşağına hoşgeldiniz

İşçi Filmleri Festivali’ni farklı yapan ve esas kimliğini veren şey tam da burada devreye giriyor. Festival tarihinde gösterilen filmlerin belki de birçoğunu IMDB’de bulamazsınız. “Önemsiz” yönetmenlerin, kurgucuların ve senaristlerin elinden çıkmıştır çoğu. “Ne bir adresleri vardı onların…” dizesindeki “onlar”ın elinden. Ama o sıradanlaşamayan bu filmler dünyanın en önemli hikâyelerini anlatmaktadır. Sıradanlıkla bir derdi olmayan ama sıradanlık tarafından dışlanan filmler.

Direnenler kardeştir

Çocukluk yıllarınızda çekilmiş bir videonuz olduğunu düşünün. Bunu arkadaşlarınızla izleyebilirsiniz. Size dair bir şeyler görmek isteyen, sizi daha iyi anlamaya çabalayan, size gülmek isteyen, sizle ilgili bir şeyler hisseden birileriyle keyifle izleyeceğiniz bir film olur bu. Oysa sizi tanımayan biri için dünyanın en sıkıcı seyri olabilir.

İşçi Filmleri Festivali dostlar arasında bir muhabbettir genellikle. İzlediğiniz, dünyanın öbür ucunda da olsa ya kardeşinizin hikâyesidir yahut sizin. Belki de hepsinden çok kamerayı kendine ve dostlarına çevirmiş bir selfie karesidir. Ve bu noktada, yani işin içine aynı filmin parçası olmak duygusu girdiğinde, artık filmin niteliği ikinci plandadır. Yani İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilen filmler, kameranın düğmesine basılmadan yıllar önce çekilmeye başlamış. Jeneriğin son harfi yazıldıktan yıllar sonra da halen çekilmeye devam etmektedir.

Festivalde bu yıl özel bir bölüm ayrılmış olan Gezi belgeselleri örneğin, parkta bulunan insan için ayrı bir filmdir, parka kalbini göndermiş ama kendi gelememiş biri için farklı, “bunlar faiz lobisi” diyenler içinse bambaşka bir filmdir. Yani bugün dünyaya gelmiş bir çocuğun ilerde o filmi izlerken ne hissedeceği, direnişle ilgili ne düşündüğü ile birebir ilgili olacaktır. Yani o filmin “başarısı”, direnişin dünyayı ve insanları değiştirebilme ve gerçeği dolaysız biçimde aktarabilme başarısıyla orantılı olarak artacaktır.

Sınırlarına Çarpmayan Direniş

Bir direnme biçimi olarak kitlesel isyanın cumhuriyet tarihindeki sınırları Gezi Direnişi’nde çizilmişti. Direniş birçok insan için kendi düşünsel sınırlarına çarptığı bir gerçeklik de yaratmıştı. Eşcinsellerden haz etmeyen heteroseksüel, Kürtlerle arası limoni olan ulusalcı, tüm Müslümanları cahil bulan ateist görüşlerini yeni baştan masaya yatırmak zorunda kalmıştı. İşçi Filmleri Festival organizasyonu, bu anlamda belki de dünyanın en önyargısız organizasyonlarından biri. Toplumun hiçbir kesimini dışlamayan, kapitalist ve gerici ulus devletin mağdur ettiği tüm kesimlere kamerayı çeviren, sistemin yok ettiği ve direnişin var ettiği tüm güzellikleri gören yapısıyla yıllardır, hem kapitalizme, hem de kapitalizme karşı direnişin sınırlarına savaş açmış bir festival. Ve işte belki de bu nedenle, Gezi Direnişi’ni kucaklamakta endişeli davranan Diyarbakır, tüm benliğiyle kucaklayıverdi İşçi Filmleri Festivali’ni. Açılışını 2 bin kişilik bir katılımla gerçekleştiren Diyarbakır’da festival kapsamında, 10 ayrı ilçeye bağlı, onlarca köyde film gösterimleri yapıldı. Yapılan gösterimlerinin çoğunda istinasız bütün köy, yediden yetmişe perdenin başında yerini almıştı.

Dışlananların ortak kimliği

Festival ilk yıllarında daha çok “merkez”de gösterimleri yapılan yapısından sıyrılarak, tüm yoksul mahallelerin, tüm kültürel kimliklerin kapısına dayandı bu yıl. İlk yıllarında ağırlıklı olarak Taksim-Kadıköy hattında gerçekleşen festival, Kürt isyanının başkentinde büyük bir coşkuyla karşılanırken, tüm gecekondu mahallelerinin de kapısını çaldı. Ankara’da 17, İzmir’de 8, İstanbul’da ise yirmiyi aşkın salonda film gösterimleri gerçekleştirildi. Gösterimlerin gerçekleştirildiği mekânların büyük çoğunluğu yoksul mahallelerde bulunan mütevazı salonlardı. Ve bu salonlar da Diyarbakır’ın köyleriyle aynı coşkuyu paylaştılar. Nedeni basitti, festival kimlik siyaseti yapıyordu. Ama Kundera’nın tanımladığı anlamıyla kimlik: “İktidar sizi nerenizden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur”. Tüm dışlananların tek bir kimliği vardır o da yaraları.

İşte bu anlamıyla İşçi Filmleri Festivali tüm dışarıda bırakılmışların şenlikli direnişi, sadece bazı yaraların değil tüm yaralıların ortak festivali oldu yıllardır. IMDB’nin dışında kurulan bu kocaman gecekondu mahallesinde her yıl 1 Mayıs günü meydanlarda atılan sloganlar ertesi gün salonlarda yankısını buldu.

Önümüzdeki yıl festivalin onuncu yılında, 1 Mayıs’tan kalan gaz bulutları kentin üzerinden yavaş yavaş çekilmeye başladığı vakit yeniden görüşmek üzere…

Facebookta Paylaş Tweetle