Yılmaz Güney’i Anmak İçin… - Zahit Atam Facebookta Paylaş Tweetle

Kimya da asit ve baz arasında turnusol kağıdı ayrım işlevi görür: asitle kırmızı, bazla mavi rengi verir. Türkiye’de sosyalist değerler ve mücadele sürecinde ise böylesine net bir değişimi 1980 darbesi sağlar. Geçmişin değerleri ve hatta toplumsal ahlaki yüceleri 1980 ile birdenbire değişir. Şunu hiç unutmayın, 1980’lerin starı, daha öncesinde milletvekili bile seçilemeyen Özal idi, geçmişte komisyoncuydu ve patronların verdiği harcırah ile refah içinde yaşıyordu. 

Aynı işlevi kültür sanat dünyasında ise Yılmaz Güney oynadı, iktidara karşı direnmenin, olabildiğince yerel eserler üretip, dünya çapında sonuçlar almanın ismi de Yılmaz Güney olmuştu. Son derece önemli filmler yapıyordu ve bunun yanı sıra halk nezdinde çok büyük bir ilgi/sevgiye mazhar olmuştu. Geçmişte sanat ve özellikle sinema halk için yapılıyordu, paranın ve teveccühün kaynağı da halk idi. 1980 sonrasında radikal olarak değişti süreç, seyirci arka planda kalmaya başladı, izleyici rakamları düştü ve onun yerine şimdi iktidardan, festivalden (iktidarın örtülü ödenekten dağıttığı para) ve karşılıksız bakanlık yardımlarından gelmeye başladı. Sonuçta iktidar sanatı ve sanatçıyı teslim aldı, bu arada pek çok lüzumsuz “isim” yapıp, sanat bilgelik mücadele estetik üzerine konuşmaya başladı. 

Bu anlamda Yılmaz Güney’in eseri ve sanat eserlerinin halktan gördüğü teveccüh şimdi pek çokları için itibarsızlaştırıcı etkide bulunuyor ve sinemacılarımız derinden derine kendilerinin kofluğunu gösterdiği için en azından bilinçdışlarında Yılmaz Güney ile rekabet etmeden yapamıyorlardı. 

Sonuçta Yılmaz Güney’i sosyalistler ve Kürtler sahipsiz bırakınca, karşımıza medyada Yılmaz Güney üzerine konuşacak –ne yapsalar halk onu unutamıyordu- bir asıl-bilici Zübükler Ordusu çıkmaya başladı. Tam da 1980 darbesinin asıl sonucu olarak: Geçmiş, halk dostları ve halkı için mücadele edenlerin zamanıydı, yeni dönemin starları ise Zübüklerden oluşuyordu. Ne olduysa artık, karşımıza topluma bilirkişi olarak Zübükler seslenmeye başladı, onların değersizlikleri toplum için değer-taşıyıcı isimler haline gelince, toplumda aydınları-sanatçıları değersiz olarak görmeye başladı. Sanatçılarımız iktidar karşısında bir tür şamar-oğlanına dönmeye başladılar. 

Yılmaz Güney’in mirasına sahip çıkmak için, ilk önce değerlerin yenilenmesi ve toplumsal olarak iktidara karşı halkın mirasına ve mücadelesine sahip çıkılması gerekiyor: onun için de Yılmaz Güney hakkında konuşan bilmez-bilirkişiler olarak Zübükleri susturmak!

Türkiye’de bugün sinema halka yabancılaşmıştır ve sinemacılarımız ise halk önüne çıkınca ne yapacaklarını bilmeyen ucubelere dönüştüler, arpalığı kadar konuşsun, sinema dünyasında bir tür başarı ölçütü haline geldi. 

Onun için insan “ARKADAŞ”ını seçmeyi iyi bilmeli ve kimin için nasıl mücadele edeceğine karar vermeli. Muhtemelen Türkiye sinema tarihinin en etkili olan filmlerinden birisi olan Arkadaş, 1980 sonrasında geçmişi temsil ettiği için, şimdilerde yani darbe sonrasında günah keçisi ilan edildi, filmin sembolik dili ve aynı zamanda toplumsal sınıflar konusundaki net tavrı, bugün pek çoklarını rahatsız ediyordu. Ayrım netti, sınıfsal kimlik netti, daha da önemlisi, sınıf mücadelesinin somutlanma biçimleri de netti, dolayısıyla, Arkadaş filmi yeni dönemde, sahip olduğu paradigma ile insanlara suçluluğunu, aynı anlama gelmek üzere, pek çokları için sınıfına ihanet etmeyi ve burjuvazinin saflarında yer almayı hatırlatır oldu.

Türkiye’de siyasetin sinemadan ve sanattan dışlanması ve sanatta giderek kavramsal sanat başlığında, tarihsel verilerin ışığında bir tür CIA operasyonu olarak sanatın tarihsel toplumsal dinamiklerinden uzaklaştırılarak, burjuvaziyle uyumlu hale getirildiği biçimlere bürünmesi ve New York merkezli bir ucube sanat kavrayışının modern ve gerçek sanat olarak sunulmasının anlamı şuydu: 

Sanat sınıfsal mücadeleden uzaklaşılmalı ve sanatçı topluma ya da halka değil, doğrudan alıcısına yani burjuvaziye seslenmeli idi, bu anlamda Türkiye’de gerçek anlamda sanata müşteri olacak burjuvazi olmadığı için ne yapılmalıydı? Bunun çözümü için çok uğraşılmadı, sistemik olarak 1980’lerin sonlarından itibaren bu müşteri kimliğini siyasi iktidar oynamaya başladı. Onun talebi ve dayatması ise netti, siyasi iktidar kendisi için uyumlu eserler istiyordu, yetenekli ve hırçınsanız ise, kendisi için zararsız eserler istiyordu: 

İŞTE SANAT DÜNYASINDA ZARARSIZ ESERLER BÖYLE GÜNDEME GELDİ, POPÜLER OLDU VE GENEL OLARAK SANATÇI KELİMESİNİN ANLAMINI DEĞİŞTİRDİLER. 

Bu anlamda geçmişin Yılmaz Güney’i yeni kavramlar ve değerler dünyasında, siyasi iktidardan uzak duran, bilakis onunla ve onun uzantıları ile mücadele eden, halk adına bir savaşçı olarak sanatçıya yeni anlamlar yükleyen kimliği ile “günah keçisi” haline geldi. Bunu yapanların ise en önemli savunma mekanizması ise “% 92 sendromu” oldu. Neydi % 92 sendromu? Bu halk 1 milyon civarında devrimci işkence görürken, Kenan Evren’in Anayasasına % 92 evet oyu vermemiş miydi? Bu halka güvenilmezdi! Sonuç olarak, kendi ortakları ve müşterileri olarak siyasi iktidar devreye girdi ve bunun karşılığında zararsız filmler yapmak çağı yakalamak olarak karşımıza çıktı, “orospularla pezevenklerin filminin baş köşeye oturtulması” bu değişimin ürünüdür. 

Yılmaz Güney’in anısına ve mücadelesine saygıyla. Onun kavgası yoktu, Yılmaz Güney sadece ve sadece halkın kavgasında safını tutmuştu ve hayatının sonuna kadar da safını terk etmedi, o safları terk edenler için ise Yılmaz Güney “sahtekârları deşifre ettiği için” bir saldırı nesnesi oldu. Anısına saygıyla. 

 

Facebookta Paylaş Tweetle